BARIŞ İNCE/BİRGÜNAKP’yi analiz eden İngilizce bir kitap çıktı. Kitabın yakında Türkçesi de yayımlanacak. Prof. Simten Coşar ve Prof. Gamze Yücesan Özdemir’in birlikte yazdığı  ‘Silent Violence’ (Sessiz Şiddet) adlı kitap oldukça tartışma yarattı. Kitabınn yazarlarından Prof. Dr. Gamze Yücesan, AKP’yi, sol muhalefeti ve sol liberallerin BirGün’e olan kızgınlığının nedenlerini gazetemize anlattı.

Sessiz şiddetten tam olarak kastınız ne? Şiddet hangi türlerde hayatımıza girdi? Şiddeti uygulayan bizzat iktidar mı yoksa neoliberal yıkımın beraberinde getirdiği toplumsal asabiyet mi?
Şiddetin çeşitli biçimleri var: Devletin baskı aygıtlarının uyguladığı şiddet; erkeğin kadına uyguladığı şiddet; emperyalist güçlerin azgelişmiş toplumlara uyguladığı şiddet; dini ve etnik gerilimlerden üreyen şiddet. Ancak bunlar içerisinde en yıkıcı ve yakıcı olanının sessiz şiddet olduğunu düşünüyorum. Sessiz şiddet diğer tüm şiddet türlerini de yatay kesiyor. Sessiz şiddeti anlamaya çalışırsak bunun ilk boyutu piyasanın ürettiği şiddettir. Hayatın her alanının piyasalaştığı, alınır ve satılır mallar olarak biçimlendiği bir dünya emekçiler için şiddettir. Sessiz şiddet, emekçilerin emek piyasasında düşük ücretlerle, çok uzun saatler ve yarının güvencesi olmadan çalışırken karşı karşıya kaldıkları şiddettir. Bu şiddet, kendi ve ailesi için içine girdiği sağlık piyasasında, çocuklarının geleceğini biçimlendiği eğitim piyasasında daha da derinleşmektedir. Sessiz şiddetin ikinci boyutu ise işçi sınıfının “söz”ünün olmaması anlamında sessizleştirilmesidir. Emekçilerin ortak hareket etme, ortak siyaset üretme, ortak “söz” söyleme imkanı yok edilmiştir. Sessiz şiddetin emekçi sınıfta yarattığı en büyük tahribat ise özsaygı yitimidir. Yarına korkuyla bakan, kendisi ve ailesi için güvenli yarınları olmayan ve bu sürece müdahale edemeyen emekçiler özsaygı yitimi ile karşı karşıyadırlar.

Şiddet dinsel temalar üzerinden mi şekilleniyor? Mahalle baskısı vb?
Bu soruya cevap vermek için herhalde son yıllarda gündelik hayata sirayet eden dinsel temalar üzerine düşünmek gerekiyor. Diğer bir deyişle, AKP’nin temsil ettiği sermaye fraksiyonu ve ona eklemlenen dinsel temalar üzerine düşünmek gerekiyor. 1990’lar sonrasında, değişen dünya ekonomisi içinde Türkiye burjuvazisinin Anadolu merkezli bir fraksiyonu, küresel piyasalarla uyumlu hale geldi. Küresel üretim zincirlerine eklemlenecek, çok ucuz işgücü kullanacak ve fason üretim yapacak bu sermaye fraksiyonu, İslamcı genç kadrolarla buluştu. Bu neoliberal-İslamcı buluşma piyasanın gerektirdiği tüm değerleri rekabet, tüketim, kar ve hırs sahiplenmişti. Bu değerleri sahiplenenler için “az ile yetinmeyi, tevekkülü, dayanışmayı içeren türden bir dindarlaşma” mümkün değildir. Dolayısıyla, az ile yetinmeyi, tevekkülü, dayanışmayı günlük hayatın kurucu değerleri arasından çıkardığınızda dinsel temalar olarak elinizde ataerkil, cinsiyetçi, kadınlara ve işçilere karşı zalim bir simgeler bütünü kalır. Dünyanın bütün dinlerinde bulunabilecek ve piyasalara karşı toplumun savunulmasında kullanılabilecek öğeler geri plana itilir. Diğer yandan, şiddet yalnızca dinsel temalar üzerinden şekillenmiyor. Milli, piyasacı, cinsiyetçi vs. bir çok tema var. Dinsel temalar üzerinden şekillenen şiddeti değerlendirirken önce dinselliği yeniden biçimlendiren bu süreci iyi değerlendirmek gerekiyor. Solun dindar olması düşünülemez ancak soyut ve genel anlamda din kurumu ile değil, sermaye sınıfını çıkarlarını meşrulaştıran pratiklerle ve din başlığı altında kendisini açığa vuran kapitalist değerlerle uğraşmamız gerekiyor.

Neoliberalizm ile İslamcılık hangi ortak noktalarda birleşti?

Burjuva ideolojisi bazen birbirini tamamlayan bazen de birbiriyle açıkça çelişen pek çok söylemi barındırır. Döneme, mekana, ulusal ve uluslararası düzlemdeki koşullara göre söylemler çeşitli biçimlerde eklemlenirler. Biraz önce de bahsettiğim gibi, son yıllarda Türkiye burjuvazisi içinden dünya ekonomisine eklemlenebilecek bir sermaye fraksiyonu İslamcı genç kadrolar ile buluştu. Bu buluşmada dinsel temalar sözkonusu sermaye fraksiyonunun oluşmasında, biçimlenmesinde ve bu fraksiyonun rakiplerini dışlamasında oldukça önemli bir yer tuttu. İktidarda olan sermaye fraksiyonu için din gerekli simgelerin oluşturulmasında esas cephaneliği oluşturdu.

Bu şiddetli dilin sol liberallere de yansıdığını görüyoruz. Örneğin Laçiner ve çevresi BirGün’e “paçavra” diyor. Bunun nedeni nedir?
Sol liberalleri “düz-liberal”lerden ayıran esas nokta, sol liberallerin burjuva ideolojisini sol söylemler içerisine aktarma/sızdırma işlevi üstlenmeleridir. Sol liberaller, kapitalizmin işleyişi içinde kalarak farklı kimlik, kültür, milliyet ve sınıftan insanlar için daha iyi koşullar sağlanabileceğini savundular. Diğer bir deyişle, güler yüzlü bir kapitalizm, hakkaniyetli bir kapitalizm. Kapitalizmin içinde kalarak “sol” muhalefet örgütlemek zordur. Ben bu zor durumun, sol liberalleri nevrotik bir hale getirdiğini düşünüyorum. Nevroz, kişinin karşı karşıya geldiği endişeler (anksiyeteler) önünde duramama ve bu endişelerle baş edememe halinde ortaya çıkar. Sol liberaller, ellerindeki kavram ve kuram setiyle endişeleri ile baş edememektedirler. Bu durum, bir tür nevrotik tavır olarak kendini göstermektedir. Nevrotik tavır ise, kavramsal ve kuramsal setiyle daha net bir muhalefete sahip olan sosyalist sola karşı saldırganlığa ve düşmanlığa dönüşmektedir.

Sosyalist sola karşı saldırganlığa dönüşen bu nevrotik tavır, sol liberaller arasında yer alan eski Marksistlerde daha belirgin bir hal alabilmektedir. Marksizmin ve sosyalizmin ağır yaralar aldığı ve “popülaritesini yitirdiği” 80’li ve 90’lı yıllarda, bazı Marksistler yeni dönemin “kanaat lideri” ve “popüleri olma” saikleri ile sol liberal bir yaklaşım içinde yer aldılar. Yeni dünya düzeninde değişen ve dönüşenlere vurgu yaparak, sosyalistlerin bu süreci eski ve köhne analizlerle anlayamadığını ve açıklayamadığını vurguladılar. Ama şimdi hiç mutlu değiller. Popülaritesini kaybettiği yıllarda bile sosyalizmde ısrar eden, yeni dünya düzeninde değişen-dönüşen kadar değişmeyenlere de vurgu yapan ve kuramsal ve kavramsal çerçevesi ile daha net bir muhalefete sahip olan sosyalist sol, onların asabını bozmaktadır. Tarihin sarkacı sola salındıkça bu asabiyet daha da artacak gibi gözükmektedir.

Sol liberallerle AKP arasında özellikle ilk iktidar dönemindeki uyumluluk ne kadar sürebilir? Yine AKP’nin ilk dönemimde şiddet karşıtı, feminist vb… grupların ulusalcı/orducu kesime karşı AKP’ye hayırhah bir tutum içerisinde olduğunu gördük. Bu durum değişecek mi?
“Yetmez ama evet” diyen bazı sol liberallerin gözaltına alınma ve tutuklanma sürecini en iyi açıklayan sizin gazetenizin başlığı idi: “Durun, siz kardeşsiniz!” Hem sol liberaller hem de diğer gruplar ile AKP ilişkisini değerlendirirken iki nokta önemli diye düşünüyorum. İlki,  AKP bir bütün değil. Bu yapının içerisinde birbiriyle çatışan ulusal ya da uluslararası çıkarlar temsil ediliyor. AKP içerisinde temsil edilen gruplardan bazılarıyla bu kesimlerin yolu kolay kolay ayrılmayabilir. İkincisi, ise sol liberaller ve diğer gruplar, merkez-çevre paradigmasının sığ analizlerinin etkisinden çıkmadıkça durum değişmez.  Merkez-çevre paradigmasının sığ analizi derken şunu kastediyorum:  Toplumsal dönüşümün diyalektiğini merkezde (büyük metropoller diyelim ama en başka Ankara) bulunan seçkinci, elitist ve kötü adamlar ile çevredeki (memleketin taşrası) demokrasi meftunu halk arasındaki mücadelede aramak. Bu arayış sürdükçe bu durum değişmez. “Merkez mi kaldı, AKP devletin bütün kurumlarında hakim” diyebilirsiniz. Çevre-merkez paradigmasının gayretkeş savunucuları varlığından vazgeçemeyecekleri o kötücül merkezi “derinlere” taşıyıp, söylemsel stratejilerini idame ettirmenin bir yolunu her daim bulurlar. Bu paradigma ekseninden ilerleyip de solculuk yapılamayacağını tekrar vurgulamak isterim.

Sol değerlerin gündelik hayattan silindiğini söylüyorsunuz. Bunun nedeni sizce nedir? Sadece darbeler mi yoksa başka nedenler de mi var?
Uzun cevap için en az on kitaplık hacim ve dünya kadar birikim (o “Birikim” değil) gerekiyor. Kısa cevap ise kimseleri tatmin edemeyecek kadar net: Konjonktür. Sol değerlerin gündelik hayattan silinmesi noktasında, sosyalistlere yönelik şu saldırı cümlesine “Eskiden solun olduğu varoşlarda, gecekondularda artık solun esamesi okunmuyor, nerede sol?” bir yanıt vermek isterim. Solun içinde bulunduğu sıkıntıların solu suçlayarak ya da azimle bir öz eleştiri silsilesinden çıkıp bir diğerine girerek aşılamayacağını düşünüyorum. Uzun yıllardır, solun varoşlarla ve gecekondularla her buluşma çabasının nasıl bir şiddetle püskürtüldüğünü görmek gerekiyor. Sola odaklanarak yapılan analizlerin yoğunluğuna ve sıkıcılığına baktıkça tekrar hatırlamak gerekiyor ki, muhafazakarların ve cemaatlerin elini kollunu sallaya sallaya girdiği, istediği etkinliği yürüttüğü mahallelerde sosyalist çalışmalar çok sert ve kaba şekilde engellenmektedir. Tüm bu imkansızlıklara rağmen sosyalist gençlik içinde uğraşan ve çabalayan insanlar bulunmaktadır. Yalnızca olumsuzlukları görerek bu kesimlere haksızlık yapılmaması gerekir diye düşünüyorum.

Bu silinmeyi aşmak için neler yapılabilir sizce?
Zalimce bir soru.

Peki Erdoğan’ın bir delikanlı imgesi ile yoksullar için rol model oluşturduğundan bahsettiniz. Özellikle muhalif kesimlerdeki mağdur dilin yoksulları pek de cezp edemediğini söyleyebilir miyiz?
Gündelik hayattan sol değerleri kazıdığınızda, “başka bir dünya mümkün”, “ezilen ve ezenin olmadığı eşit bir dünya mümkün” gibi umutları da kazırsınız. Dolayısıyla, bugün yaşadığımız topraklarda emekçi sınıfların gündelik hayat kültürü muhafazakar ve dinsel temalar altındadır. İşçi sınıfının önemli bir kesimi için ezilenin karşıtı ezendir; ezen ve ezilenin olmadığı bir dünya değildir. Ezilen olmamak ezen olmaktır bu anlamda ve bunun da en harbisi, en delikanlısı, başbakanın temsil ettikleridir. Sağ ideolojinin (ırkçılık, milliyetçilik, gericilik) kavramlarıdır bunlar ve sosyalist solun kavramlarının (dayanışma, eşitlik, başka bir dünya, sosyalizm) işçi sınıfının önemli bir kesiminin kavram dünyasında kapladığı yer azdır. Dolayısıyla düşünce dünyasında egemenin dünyasına ait olmayan kavramların kapladığı yer azdır. Muhafazakar İslami ideoloji sosyalistlere şöyle saldırıyor: “İşçi sınıfı, işçi sınıfı diyorsunuz. İşçi sınıfının ne istediğinden, ne dediğinden haberiniz yok. Sizin diliniz onların dili değil.” Bunu bir kesim sol liberal de dillendiriyor. Tekel direnişi buna tokat gibi bir yanıt verdi aslında. Ne sol liberaller, ne de İslamcı-muhafazakarlar çadırkentte temsil olanağı bulabildi. Tekel direnişinde bir tek “dil özürlü” olduğu iddia edilen sosyalistler vardı ve sınıfın dilini pekala konuşabildiklerini gösterdiler. Sosyalist değerleri tekrar bu topraklarda var etmek mücadelenin adıdır.

Nasıl bir dil tutturmak gerekir?
Bu soruyu nasıl bir dili birlikte üretmek gerekiyor diye sormak daha anlamlı gibi geliyor bana. Emekçi sınıflarla birlikte üretilecek dil için üç noktanın önemli olduğunu düşünüyorum. İlki, emekçi sınıflar, kendi geleceklerini ellerine almak için tüm alanlarda özne olarak ortaya çıkmalıdır. Emeğin neleri, nasıl talep edeceği, neleri, nasıl şikayet edeceği önemlidir. Emekçi sınıflarının işçi konseyleri, direniş komiteleri gibi mekanizmalarla özneleşme sürecine omuz verilmelidir ki bu konuda da Türkiye önemli bir sosyalist sol deneyime sahiptir. İkinci olarak, parçalı emek örgütlerinin sınıf ekseninde birleşmesidir. “Gene mi sınıf, yetmedi mi sınıf?” diyenlere, kimlik ve kültür siyasetlerin önemsiz olduğunu söylemiyorum ama emek cephesini en geniş hatta kuracak olan sınıfın ortak deneyimidir diye düşünüyorum. Üçüncü olarak ise kültürel eylemlilik. Kültürel istiladan kurtulup kültürel eylemlilik içine girmek önemlidir. Kültürel istila, işçi sınıfının kendi kavramlarının, kendi düşünce sisteminin olmaması, yani bir dilinin olmamasıdır. Dolayısıyla, kültürel eylemlilik, düşünceyi, kavramı ve söylemi yeniden inşa etmektir. Gün de bunun günüdür. Kültüre eylemlilik içinde işçi sınıfı, sınıfa dair eşitlik, dayanışma ve mücadele gibi kavramları ve düşünceleri dillendirecektir.

Bu bahsettiğim üç noktayı doğrulayan Tekel Direnişiydi. Sonucu ne olursa olsun, Tekel Direnişi çok önemliydi. Tekel Direnişi sırasında işçi sınıfı, hareketin öznesi olarak, çoğu durumlarda sendikalarına rağmen, oradaydı. Samsun, İzmir, Diyarbakır ve Hatay çadırları sınıf ekseninde yan yana duruyorlardı. Kültürel eylemlilikle de dil dönüştü. Direnişin ilk günlerinin “Başbakan 4-C’yi al başına çal”, “4-C’yi istemiyoruz” gibi sloganları 78 günün sonunda “Ak ak yediler, karanlığa gömdüler”, “Hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır”a dönüştü. Tekel direnişinde, sosyalist solun işçi sınıfının dilini anlamadığı, onlarla buluşamadığı iddiasında olan ne muhafazakar kesimler ne de sol liberaller vardı çadırkentte. Sosyalist gençlik oradaydı ve direnişin son günlerine doğru da “bizim çocuklar” olmuşlardı.